Yazarlar

ROKA MARKET

Gürültünün içinde kaybolan hakikat…

Öner Yiğit yazdı: "Bazı anlar vardır; açıklamayla değil, duruşla anlaşılır. Söylenenle değil, söylenmeyenle anlam kazanır. Ve belki de tam bu yüzden, en sahici yüzleşmeler sessizlikle başlar" dedi.

Abone Ol

2026-01-19 00:12:32

Bugünün dünyasında sahne alan gerçek aktörlere bakın. Ne uzun bildiriler yayımlarlar ne de sayfalar dolusu gerekçe sunarlar. Çoğu zaman birkaç cümle, bazen tek bir adım yeterlidir. Çünkü ne yaptıklarını bilirler. Siyasal alanda sesini yükseltenler çoğu zaman ikna edemeyenlerdir. Gerekçe çoğaldıkça hakikat bulanıklaşır. Kararsızlık, laf kalabalığını; güç ise sade dili sever. Ne istediğinden emin olanlar bağırmaz, cümlelerini uzatmaz. Sessiz kalmayı başarır. Çünkü güç, önce zihinde kurulur.


Felsefe bize şunu öğretir: Söz, niyetle örtüşmediği anda anlamını kaybeder. Söylenenle yapılan arasındaki mesafe açıldıkça, güven erir. Toplumlar da tam bu noktada yorulur; çok konuşanı güçlü, az konuşanı etkisiz sanmaya başlar. Oysa tarihe yön verenler, en çok konuşanlar değil; en az konuşup en net duranlardır. Bugün yaşadığımız siyasal ve toplumsal krizlerin temelinde de bu yanılgı vardır: Gürültüyü irade, kalabalığı meşruiyet sanmak.


Gerçek güç, yüksek seslerde değil; ne söylediğini bilenlerin sessizliğinde saklıdır.


Zaman akıyor, kelimeler çoğalıyor; fakat temas yok. Demokrasinin erdemlerini anlatmakla meşgul olanlar, çoğu zaman muhatabının neye ihtiyaç duyduğunu sormayı akıl edemiyor. Çünkü anlatmak, dinlemekten daha güvenli; açıklamak, anlamaya çalışmaktan daha zahmetsiz. Böylece siyaset, karşısındakiyle ilişki kurmak yerine kendi aynasında konuşmayı tercih ediyor. Hele bir de alkışlayanlara bakın; başkalarının fotoğraflarını paylaşanlara… Her gün kendi resmini ya da başkasının vitrindeki yüzünü dolaşıma sokanlara. Yüzler değişiyor ama ihtiyaç aynı kalıyor: Görülmek, beğenilmek, onaylanmak. Alkışlayan da paylaşan da aslında aynı soruyu soruyor: “Beni de fark eden var mı?” Biraz durup geçmişlerini kurcalayın; çocukluklarına inin. Çoğunda eksik bırakılmış bir cümle, duyulmamış bir ses, fark edilmemiş bir varlık hissi bulursunuz. Bugün gösterilen sadakat, dün kurulamamış bir bağın telafisidir çoğu zaman. 


Sergilenen özgüven kadar, sergilenen hayranlık da geçmişin açığını kapatma çabasıdır. Sürekli yinelenen “buradayım” ve “yanındayım” ilanları, aslında bir yokluğun yankısıdır. İnsan gerçekten yerini bulduğunda, ne kendini teşhir etmeye ne de başkasını alkışlayarak var olmaya ihtiyaç duyar. Çünkü kimliğini bağırarak ya da alkışla kuranlar değil, sessizce taşıyabilenler tamamlanmıştır. Kelimeler gerçekliğin önüne geçtiğinde, anlam bir savunma mekanizmasına dönüşür. Siyaset de tam bu noktada, çözüm üretmek yerine kendini gerekçelendiren bir dile hapsolur. Herkesi kendi kelimeleriyle ikna edebileceğini sanan akıl, en büyük yanılgısını burada yaşar. Çünkü insan, söze değil; anlaşıldığını hissettiği ana ikna olur. Gerçek temas kurulmadıkça, ne demokrasi anlatılabilir ne de ortak bir gelecek inşa edilebilir.


Olan biten bu kadar açıkken, belirsizlik üretmek zamanla bir yönteme dönüşüyor. Çünkü belirsizlik zaman kazandırır; netlik ise sorumluluk doğurur. Bir cümleyle söylenebilecek hakikat, kimi zaman on sayfaya yayılır ki süreç uzasın, tartışma sürsün ve kimse “burada durduk” demek zorunda kalmasın. Oysa bazı anlarda yapılması gereken, konuşmak değil susmaktır. Susup düşünmek. Yaşananın ağırlığını gerçekten hissetmek. İhanetin, kaybın, kırılmanın ardından ilk refleks söz olmamalıdır. Çünkü her kelime, hakikati biraz daha aşındırır.


Bazı anlar vardır; açıklamayla değil, duruşla anlaşılır. Söylenenle değil, söylenmeyenle anlam kazanır. Ve belki de tam bu yüzden, en sahici yüzleşmeler sessizlikle başlar. Ankara’da dönen siyaset, çoğu zaman büyük bir oyundan çok küçük bir masayı andırıyor. Aynı hamleler yapılıyor, aynı taşlar çevriliyor, aynı cümleler tekrar ediliyor. Seyredenler için manzara artık fazlasıyla tanıdık: Çok gürültü var ama yön yok. Çok iddia var ama kaderi değiştiren tek bir adım yok.


Bu kötü mü? Belki de çağın ruhu tam olarak bu. Çürüme artık ağır ağır ilerlemiyor; hızlanıyor. Sözler aşınıyor, ilişkiler yıpranıyor, umutlar sessizce eriyor. Bir taraf uzun demokrasi metinleriyle zaman kazanıyor, diğer taraf gücün sert diliyle karşılık veriyor. İki farklı üslup, aynı sonuçta buluşuyor. Arada kalan zaman ise kimseyi kayırmıyor. Herkesi eşit biçimde tüketiyor. Tartışmalar uzadıkça sorunlar derinleşiyor, cümleler çoğaldıkça hakikat daha da geriye çekiliyor. Siyaset konuşuyor, ama hayat beklemiyor.
Belki de asıl mesele burada yatıyor: Kimsenin gerçekten durup ne yaptığını sorgulamaya cesaret edememesinde. Çünkü durmak, yüzleşmeyi; yüzleşmek ise sorumluluk almayı gerektiriyor. Ve belki de en sarsıcı gerçek şudur: Bu masada kimse kaybettiğini sanmıyor, ama herkes eksiliyor. Her turda biraz daha zaman, biraz daha inanç, biraz daha ortak gelecek yitip gidiyor. Kimse masayı devirmiyor, kimse kalkıp gitmiyor; çünkü herkes oyunun bir sonraki hamlesinin kendisini kurtaracağına inanıyor.


Oysa bazı oyunlar kazanılmaz, sadece uzatılır. Ve uzatılan her an, bedelin büyüdüğü andır. Siyaset konuşmayı sürdürürken hayat kararını çoktan veriyor. Çünkü tarih, kim ne söyledi diye değil; kim ne zaman sustu, kim ne zaman durdu ve kim sorumluluk aldı diye yazar. Asıl soru artık şu değil: Kim haklı? Asıl soru şu: Bu gürültünün içinde, kim durup “burada yeter” deme cesaretini gösterecek?