Yazarlar

MEBİT

Değişmeyenler Yüzünden, Değişemeyen Kent…

Öner Yiğit yazdı: "Kent değişmek istiyor. Kent nefes almak istiyor. Kendisine yukarıdan üstenci bakanlardan, kendisini bir arka plan, bir dekor, bir sıçrama tahtası olarak görenlerden kurtulmak istiyor."

Abone Ol

2026-01-04 18:55:48

Bu kent aynı yüzlerden bıktı. Yıllardır değişmeyen bir kadronun, eskimekten çok köhneleşmiş bir fotoğraf karesinin içinde sıkışıp kalmaktan bıktı. Kent, kendi zamanının gerisinde kalan insanlara mahkûm edilmekten yoruldu. Çünkü şehir dediğimiz şey sadece binalardan, caddelerden, ihale dosyalarından ibaret değildir; şehir, onu yönetenlerin zihni kadar genişler ya da daralır. Peki onlar neden bıkmadı? Neden aynı koltuklarda, aynı masalarda, aynı kürsülerde bu kadar rahat oturabiliyorlar?


Çünkü bilirler: Bırakırlarsa aç kalacaklar. Ama bu açlık, ekmek açlığı değildir; görünürlük açlığıdır. Bırakırlarsa sabah selam verecek, akşam selam alacak kimseyi bulamayacaklar. Bırakırlarsa isimleri unutulacak, telefonları susacak, kapıları eskisi kadar sık çalınmayacak. Bırakırlarsa ihaleler ve doğrudan teminler kesilecek, masalar boşalacak, düğünler seyrekleşecek. En acısı da şudur: Bırakırlarsa, kim olduklarını hatırlamak zorunda kalacaklar.


Çünkü bu artık bir alışkanlık meselesi değil; bu bir bağımlılık. Güce bağımlılık. Ünvanlara, protokollere, kalabalık fotoğraflara bağımlılık. Alkışın uyuşturucu etkisine, adının anons edilmesine, ön sırada oturmaya duyulan kronik bir ihtiyaç. Kentin sorunlarıyla ilgilenmek değil, kent üzerinden var olabilmek meselesi. Ama halk yoruldu.


Halk, her köşede aynı simayı görmekten yoruldu. Aynı cümleleri dinlemekten, aynı vaatleri duymaktan, aynı yüzlerin birbirine bakıp birbirini onaylamasından yoruldu. Birbirini alkışlayan ama kenti duymayan bir kapalı devre sistemden yoruldu. Çünkü bu şehirde artık kimse yönetenlerin birbirine ne dediğiyle ilgilenmiyor; şehir, kendisine ne söylendiğini bilmek istiyor.


Kent değişmek istiyor. Kent nefes almak istiyor. Kendisine yukarıdan üstenci bakanlardan, kendisini bir arka plan, bir dekor, bir sıçrama tahtası olarak görenlerden kurtulmak istiyor. Yurtseverliği slogana indirgeyenlerin, Ankara’yı Anıtkabir fotoğrafından ibaret sananların, İstanbul’u sadece Süleymaniye siluetinde donduranların, bu kenti de birkaç ezber cümleyle idare edebileceğini düşünenlerin gitme vakti çoktan geldi. Hatta geç kaldılar bile. Bir de şu toplu fotoğraflara bakın. Yan yana dizilmişler, omuz omuza, yüz yüze. Gülümsemeye çalışıyorlar ama gülüşleri ikna edici değil. Çünkü o fotoğraflarda bir eksik var. Fotoğraf ışığı var ama umut yok. Kalabalık var ama meymenet yok. Çünkü meymenet, aynı yerde çok durmakla kaybolur. Çünkü uzun süre değişmeden kalan her yapı, ister insan olsun ister kurum, önce ruhunu, sonra itibarını yitirir.


Adı “eğitimli”, iddiası “gelecek” olan bazı yapılara, bakın, yıllardır aynı isimler. Genç olarak girdikleri yönetimlerinde, hâlâ ön sıradalar. Saçları ağarmış veya seyrekleşmiş, burunlar yaşlılıktan yağlanmış, ama koltukları değişmemiş, dönemler geçmiş, şehir değişmiş, sorunlar derinleşmiş, ama kürsüdeki yüzler sırtını dayadıkları olguların gücü ile halen aynı kalmış. Bu yapılar meslek üretmiyor artık; alışkanlık üretiyor. Eleştiri yetiştirmiyor; itaat öğretiyor. Gençlere yol açmak yerine, onlara “beklemeyi” telkin ediyor. Ve bekleyenler bir süre sonra vazgeçiyor. Onları gören gençler artık bir şey olmak istemiyor. Çünkü karşılarında meslek onuru değil, meslek yorgunluğu görüyorlar. Çünkü idealler değil, koltukların eskimişliği anlatılıyor. Bir gencin hayalini öldürmek için bağırmaya gerek yoktur. Yıllarca değişmeyen bir ön sıra yeterlidir. Aynı isimler, aynı pozlar, aynı nutuklar… Gelecek, daha kapıdan girerken “yer yok” duygusunu hisseder. Eğitimli odalar, eğitilmiş bir statükonun sığınağına dönüştüğünde,  kent sadece yönetim krizi yaşamaz; kuşak kaybeder. Ve bir kentin kaybedebileceği en ağır şey, gençlerin mesleğe değil, umuda sırtını dönmesidir.Şimdi birileri sırtını kırık koltuğa yaslamış benim yazımı okuyunca hafif bir tebessüm üstenci surat ekşimesi ve akabinde kendini yüzeye çıkarma eleştiri bombardımanı, ama aldıkları doğrudan teminler ve ihalelerin resmi sahte belgeleri gün yüzüne çıkana kadardır. 


Bir kenti sevmek, ona tutunmak değildir. Bir kenti sevmek, gerektiğinde onun önünden çekilmeyi bilmektir. Bir adım geri durmayı, yeni seslere alan açmayı, yerini başkasına bırakmayı erdem saymaktır. Şehirler, kendilerine yapışanlarla değil; kendilerine yol verenlerle büyür. Bu kent artık yeni yüzler istiyor. Yeni sözler, yeni sesler, yeni bir ahlak. Sadece genç olanları değil; zihni genç olanları. Sadece farklı olanları değil; sorumluluk duygusu taşıyanları. Kendine benzeyenleri değil, kente benzeyenleri görmek istiyor. Çünkü bu şehir artık aynaya bakmak değil, geleceğe bakmak istiyor.