Yazarlar

deepblue

TARİHİN EN TEHLİKELİ SİLAHI: IRKÇILIK

TARİHİN EN TEHLİKELİ SİLAHI: IRKÇILIK

Abone Ol

2013-02-20 15:00:00

TARİHİN EN TEHLİKELİ SİLAHI: IRKÇILIK

 

1995 Yılında Erzurum Atatürk Üniversitesi’ni kazanmıştım. Erzurum’a akşam varmıştım. Merkeze çok yakın olan bir cadde var, adı Aşağı Mumcu Caddesi. Orada bir otele girdim. Yer sordum ve görevli “tamam” deyip kimliğimi istedi. Kimliğimi inceleyince, bana geri verdi ve “odalarımız dolu” dedi. Az önce yerlerinin olduğunu söylediklerini belirttim ve itiraz ettim. Sonra görevli sert bir ses tonuyla “yer yok kardeşim” dedi. Yeniden itiraz edince, yan tarafta oturan 3 kişi üzerime yürüdü ve “çık dışarı” dediler. Dışarı çıkacakken, arkamdan biri, ilk kez bana ırkçılığı anlatan bir cümle söyledi: “Ulan Şemdinli’den gelip burada rahat rahat, elini kolunu sallaya sallaya Erzurum’un havasını soluyabileceğini mi sanıyorsun?”

Aman Allah’ım!

Korkmuştum, ürkmüştüm, titremiştim, terlemiştim. Hem de hiç olmadığı kadar…

Oysa benim hayattan öğrendiğim, anne ve babamın bana öğrettiği şey şuydu: İnsan bu dünyanın en mükemmel varlığı. Hangi aşiretten, hangi ırktan, hangi cinsiyetten olursa olsun, onu koşulsuz kabul et ve ona saygı duy.

Bu yüzden, misafir odamızın baş köşesinde, yedi sülalemizden bu yana duran Mevlana’nın o güzel sözünün bulunduğu bir tablo vardı:

Ne olursan ol, yine gel!

O zamana kadar bana göre insan yaratıkların en masum olanı. En tatlı yaşam yüzü. Günahsız, suçsuz ve pozitif varlık. Irkı ve cinsiyeti ne olursa olsun, sevilebilecek bir varlık. Dövülmemesi, küfredilmemesi, hakaret edilmemesi gereken varlık. Haksızlık yapılmaması ve dışlanmaması gereken varlık.

O gün ilk kez insanın masumiyeti konusunda şüphe duymaya başladım.

Yıl 2013. Yer Sinop. Zihniyet aynı.

Bunca yıldır ne çok şey değişti. Yeni ülkeler kuruldu, yeni kıtalar keşfedildi, haritalar değişti, milyonlarca insan öldü, milyonlarca insan doğdu, binlerce afet yaşandı, yeni gezegenler bulundu…Ama bu ülkede zihniyet hep aynı.

Neden biliyor musunuz?

Çünkü bu ülkede baştan beridir kutsal olan insan değil, devlettir. Devlet kutsandı, devlet mitoslaştırıldı, devlet yüceltildi. İnsan ise küçümsendi, devlete köle yapıldı. Bu ülkede sistem, yaşamayı ve yaşamanın en doğal haklarını insanlarına haram etti. Allah’ın insanlara bahşettiği yaşama hakkını elinden aldı. Yaşamayı kutsallaştıran barışı, kardeşliği, birlikteliği, özgürlüğü baltaladı.

Bu ülkede sistem, demokrasi aşığı dostlarını bir bir izole etti; yerine demokrasi düşmanı insanların yolunu açtı. Toplumun en hassas ayrıntısı olan ekonomiyi silah olarak kullandı. Yatırım yapmadı. Neredeyse toplumun tüm kesimlerini ekonomik olarak devlete bağladı. Böylece toplumdaki herkes, ekonomik olarak devletin kölesi olmaya başladı.

Sonuç…Kırmızı pantolunlu, fındık beyinli, işleri sadece birilerine soytarılık yapmak olan bir sürü boş insan. Başka halkların yaşam hakkına tahammül edemeyen bir koyun sürüsü…

Papağan gibi klişeleşmiş sözleri ağzından eksik etmeyen basit ve ahlaktan nasibini almayan aydın bozuntuları, muhalefet, şöhret düşkünü göbekli patronlar ve yalaka medya.

Bugün ise bu sistemin değişeceği bir süreçten geçiyoruz. 1920’lede kalan zihniyetin iflas edeceği bir zamandan geçiyoruz. Ama anlaşılan o ki, 1920’lerin zihniyetinden nemalanan, o zihniyetten beslenen bir kesim var. Kardeşlik, barış, birliktelik anlayışının, onların oyununu bozacağı bir kesim var.

Bugün bütün ülke insanı olarak, bütün dünyaya birliktelik mesajları vermemiz gereken bir dönemdeyiz. Başbakan dahil, herkesin kelimelerini özenle seçtiği, bu sürece zarar vermemesi için herkesin elinden geleni yapması gereken bir dönemdeyiz.

Benim gibi, Sinoplu bir kardeşim de barışa katkı sunmalıdır. Her şey bir yana, bu ülkeye barışın gelebilmesi için birinci şart şudur: Bana tahammül edeceksin. Evet ben de senin gibi bir insanım. Bir parçam Türk, bir parçam Arap, bir parçam Çeçen, Bir parçam Ermeni, Bir parçam ağaç, bir parçam yosun, bir parçam yaprak… Ama ben Kürdüm ve bir Kürt olarak yaşamak istiyorum. Diyorlar ki Türk olduğunuzu söyleyin. On yıllardır her sabah yüzbinlerce insan, okullarının önünde Türk olmaya zorlandılar. Ama ben Türk olamam ki. Hangi mantık bunu kabul eder. Hadi Sinoplu bir kardeşim çıksın ve Kürt olduğunu söylesin. Saçma, değil mi?

Artık bizim bölgemizin de rahat yaşamaya, ekonomik olarak gelişmeye ihtiyacı var. artık biz de rahat yaşamayı hak ediyoruz. Bırakın artık biz de biraz hayatımızı yaşayalım. Biz de tatillere gidelim, biz de yasaklanan yaylalarımıza gidelim, biz de çocuklarımızı rahatça batıya gönderelim, biz de tiyatroya-sinemaya gidelim, biz de operayı tanıyalım, biz de kardeşlerimizin birbirlerini öldürmediklerini görelim. Bize bunları çok görmeyin. Biz, kim olursa olsun, herkesi seviyoruz.

Irkçılık politikası, bütün insanlığın en büyük düşmanıdır. Halkları birbirine düşüren, halkların ortak değerlerini yok eden, hoşgörüyü ve sevgiye dayalı yaşam tarzını katleden en büyük beladır. En tehlikeli silah ve en büyük kan emicidir. Bugün onlarca toplu mezar, yüzlerce terk edilen köy, sakat kalan yüzlerce genç, yetim kalan

yüzlerce çocuk, katledilen onlarca aydın ırkçılığın eseridir. Köylerin yok edilmesi, yok edilen yüzlerce hektar orman, batı illerindeki linç girişimleri ve buna benzer onlarca olay ırkçılığın eseridir.

Oysa halkların bugün dayanışmaya ve hoşgörüye ihtiyacı var. Yaşam sıcaklığını hissetmeye ve yaşam sıcaklığında yaşamaya ihtiyacı var. Hakların belki de ırkçılık politikasına verebileceği en güzel yanıt, onu tarihin çöplüğüne gömmesidir. Hala bu çağdışı söylemlere sığınan kimler olursa olsun, demokrasi savunucuları, yurtseverlik duygularından taviz vermemeli ve halkları kucaklamaya devam etmelidir.

Çünkü yaşam, halkların birlikteliğiyle, birlikte yaşamla anlamlıdır ve güzeldir.

  • Etiketler :
  • Van Haber