Yazarlar

deepblue

VAN, KAR VE SEN

VAN, KAR VE SEN

Abone Ol

2016-01-10 15:00:00

Soğuktu…


Kar yağıyordu…


Kızıl bir akşamüstüydü…


Temmuz’un en nazlı yüreğiyle halaya durmuştu Van. Nazlıydı, narindi, kelebek kokuluydu.


Oysa maviye kapalıydı evrenin kocaman yüreği. Maviye küskündü, yüreklerin en incesi…


Halaya durmuştu gökyüzü. Elinde, yıldızların en parlak düşleri vardı. Bir akşam yemeği sonrasındaki çay kokuluydu “Hesreta canémin…”


Erek Dağı’nın en sıcak görüntüsüydü sanki Edremit Yakamozlar’ı.


Oysa yalnızdı şimdi Edremit ışıkları. Yalnızlıktan üşüyordu yağmur sonrasındaki toprak kokusu. Yıldızlar bir bir sönüyordu.


Sen sönüyordun...


Sonra…Bütün kapılar karanlığa açıldı ardına kadar. Ve bütün ışıkları söndü Van’ın. Ayazlar’ın yol çukuru oldun, zemheri kış soğuğunda. Yeni Yol’un erken biten soluğu…


Çıkıp gökyüzüne sorayım dedim, mavi benekli kelebek gülüşlerini.


Önce Hacıbekir’in sokaklarından geçip, çıplak ayaklı çocuklara sordum seni. Her zamanki gibi kırık taşlarla “arabacılık” oynuyordu çocuklar. Uzakta kaldım bir süre. Solan çiçeğimin damarına işledi nefesim. Şaşkındım, üşüyordum.


Sonra bütün çocuklar halaya durdu. Hepsi mendil sallıyordu. Ama en güzeli Ronya’nın kelebek işlemeli mendiliydi.


İkimizin yeri bomboştu. Bu yüzden garipti şimdi sevdaları çocukların. Seni sordu en büyük kar tanesi; inan sözlerim de bomboştu. Upuzun bir destanın ta kendisiydim oysa.


Soğuktu, kar yağıyordu…


Dişlerim birbirine çarpıyorken, kelebek işlemeli mendil elinden düştü Ronya’nın. İşte o an, en soğuk kar tanesinden daha soğuk ve bütün evrenin ağırlığından daha ağır bir gökyüzü üzerime çöktü.


İlk kez, evet ilk kez sokaklar, sanki demir parmaklı bir hücre olmuştu. Uzaktım, hem sana, hem de mavinin en sıcak yüreğine.


Halaydaki çocukların arasından hızlıca uzaklaşıverdim, belki hiçliğin Nietszche “Sürüsü”ne. Upuzun sokaklarda nasıl koşmak istediysem seninle, öylece koştum. Düşünsene, Hacıbekir’in bütün kalabalığı sanki birden kaybolmuştu.


Hangi yöne baksam, hangi dağa tırmansam? Hangi uçurumun kıyısında kollarımı açsam? Oy rüzgarın nazlı gülüşü! Seni kimlere sorsam?


Bütün insanlar kaybolmuştu. Ne omuzum kimseye çarpıyordu, ne de üç tekerlekli bisiklet sahipleri, onlara yol vermem için ıslık çalıyordu. Sokaklar da yalnızdı, yalnızlıktan üşüyen kelebek düşleri gibi…


Hey fırtına saçlım, şimdi Artos yalnız kaldı. Usulca eğdi başını ve dizlerimin üstüne akıttı gözyaşlarını. Saçlarını okşadım, okşadım.


Ve ben de ağladım… Utanmadan, hiç ara vermeden…


Çölemerik’ten haberler geliyor ardı ardına. Benimse memleketimin kuzeyinde kaldı bir yanım. Bir yanım Süphan’ın kıyısında…


Şimdi Cumhuriyet Caddesi’nin yol ayırımındayım. Tıpkı seninle yürüdüğümüz gibi yürüyorum kar dolu kaldırımlarda. Yüzüm yerde, başım kapşonlu…


Sana mendil satan Küçük Zeyno çıkıveriyor karşıma, aynı sokağın başında. Mendil uzatmadan seni soruyorum. Başımı ufuğa kaldırıp, “yayla kokulu” türküyü mırıldandığımda, Zeyno kendi selpağını açıyor. Hem kendisinin, hem benim, hem de ufuğun gözyaşlarını nazlıca siliyor.


Gelmedin… “Birazdan” diyorum solan çiçeğime.


Ama gelmedin yine.


Sokak şarkıcıları, bu kez benden söylememi istiyor Mem Ararat’ın şarkılarını. Boğazıma baldıran kokusu siniyor sanki. Hiç olmadığı kadar büyük bir özlemle bakıyorum dört bir yanıma. Ve usulca seyiriyorum Zeyno’nun ve sokak şarkıcılarının yanından.


Senin kışlık çorap satın aldığın yerden geçiyorum şimdi. Bir süre duruşunu düşlüyorum. Ve senin el sallayışını hatırlıyorum, gülerken.


Hey rüzgarın nazlı duruşu!


Nasıl da dalgalıydı saçların. Şimdi aynı yerden yine sallıyorsun ellerini. Yine saçıyorsun dost gülüşlerini. Ben gökyüzünün mavisinden seni arıyorken, Deli Nazif’in omzuma dokunuşuyla, önce irkiliyorum, sonra hiç olmadığı kadar sıkıca sarılıyorum Deli Nazif’e.


“Gökyüzü ağlıyor!...”


Annelerin kutsal yüreği gibi, gökyüzünün de yüreği yanıyor. Yağmur üşüyor, kar üşüyor, boran üşüyor. Üşüme, bir ısırgan otu gibi bütün evreni kuşatıyor.


Hey Tamara gülüşlüm! Şimdi bütün evren üşüyor. Avuçlarını üfleyen bir çocuk gibi, Erek Dağı da yumulmuş, avuçlarını üflüyor.


Güneş bir başka doğacak sanki. Sanki kalabalık grupların içinden çıkıp geleceksin bir gün. Olur ya, dünyanın en güzel çiçeklerini, Zagros’un minnacık gülüşlerinden koparıp getirdim ve Van’daki bütün seyyar satıcılarına dağıttım. Sanki bir gün yeniden saçacaksın dost gülüşlerini.


Kapalı Çarşı’nın girişindeki tatlıcı da seni soruyor mavi kelebek. Bütün sokak başlarında senin sevdiğin şarkılar söyleniyor. Rus Pazarı’nın girişine takılıyor bakışlarım. Senin en sevdiğin giysilerini giyen birini görünce, Kapalı Çarşı’nın merdivenlerinden yuvarlanıyorum sanki. Sallanıyorum ve birine çarpıyor omuzum. Bir süre bakışıyoruz. Sonra sana sarılmanın özlemiyle, sarılmak istiyorum o birine. Oysa alnımı üşüten soğuk bir rüzgar esiyor birden. Hafifçe gülümsüyorum. Ya da gülümsüyor gibi yapıyorum ve usulca uzaklaşıyorum yüreğinden.


Şimdi titreyerek üşüyorum. Oysa hiç üşümezdim fırtına dolu Aralık akşamlarında. Saçlarımdan kar tanelerinin suyu akıyorken, kebapçı Hasan Dayı’nın lokantasına girişinde buluyorum kendimi. Her zamanki yemeği istiyorum afacan Mülayim’den. “Suyu bol olsun” diyemiyorum toprak bakışlım.


Mülayim gelmeden hızla uzaklaşıyorum Meslek Lisesi’nin duvar dibinden


Ah sanki “uğurlama” beni uğurluyor sessiz sokakların çığlıksız köşelerine. Gülistan oluyorsun masum çocuk bahçelerinde.


Ey Ayazlar şarkım, ey yağmurun minik yüreği” mavinin neresinde saklısın sen?


Soğuktu…


Kar yağıyordu…


Şemdinli’den ters lale getirecektim sana. Biraz da masmavi gök.


Yine ilkbahar geliyor. Bebleşin’deki kamyonların hepsi ters lale taşıyacak, Van sokaklarına. Sonra da mavi kelebek…Önce Hacıbekir’deki çocuklar dağıtacak maviye. Sonra Zeyno en güzel giysilerini giyinip, Tamara’nın saçlarına takacak, dünyanın en güzel öpücüğünü. Maviler fışkıracak Artostan.


Ve ilhamını Süphan’ın yüreğinden aldığımız bir masal söyleyeceğiz seninle, Ronya gecelerinde.


Mavi hep gülecek. Ağlarken de gülecek…

  • Etiketler :
  • Van Haber