Yazarlar

deepblue

KÜRT-TÜRK KARDEŞLİĞİ VE 'İÇ ÇATIŞMA'

KÜRT-TÜRK KARDEŞLİĞİ VE 'İÇ ÇATIŞMA'

Abone Ol

2012-10-12 15:00:00

 

İzmir Ege Üniversitesi Bornova Öğrenci Yurdu’nda kalacaktık. Yıl 1996 idi. Yurdun girişinde sıcak karşılanmıştık. Yurt müdürüne gittik ve bize kalacak blok ve oda numarası vermesini istedik. Oda numaramızı, nevresimlerimizi ve battaniyelerimizi alıp odamıza çıktık. Yanımda Hataylı arkadaşım Hakan vardı. Hakan 22 numaralı odaya verilmişti, ben de 23 numaralı odaya verilmiştim. Odalarımız yan yanaydı. İçeri girdiğimde, iki delikanlı karşıladı beni. Birinin adı Serkan, ötekininki ise Deniz idi. Tokalaştık, tanıştık. Çok sıcak karşıladılar. Oturup sohbet ettik.

Ancak tanışalı yaklaşık 10 dakika olmuştu. Sohbetin bir yerinde Deniz Çanakkaleli, Serkan da Yozgatlı olduğunu söylediler. Ben de Hakkarili olduğumu söyleyince, Deniz’in elindeki çay bardağı birden düştü ve Deniz ayağa kalktı. İlk tepkisi şu oldu: “Bu odada ya sen kalacaksın ya da ben kalacağım.” Ben de hiç istifimi bozmadan, “o halde ben kalacağım” dedim ve konuşmamız bitti.

Çok kötü olmuştu. Beni çok sıcak karşılayan Deniz, neden bir anda hırçınlaşmıştı acaba? Günlerce düşündüm. Deniz odamdan çıkmadı ama aramız çok soğuktu ve hiç konuşmuyorduk.

Aradan yaklaşık 2 ay geçmişti. Kendime yurdun kantininden, domates ve biberden oluşan bir ekmek arası yaptırmıştım. Odaya çıktığımda Deniz de oradaydı. Bunun bir fırsat olabileceğini düşündüm ve ekmeğimin yarısını kesip Deniz’e uzattım. Hiç konuşmadık. Ama Deniz ekmeği aldı ve ısırmaya başladı. İkimiz aynı masada, karşı karşıya oturmuştuk, ama hiç birimiz konuşmuyorduk. Ekmeklerimiz bitti. Tam kalkacakken, Deniz ayağa kalktı ve bana sıkıca sarıldı. Yine hiçbir şey konuşmadık. Birkaç dakika sonra Deniz bir daha bana sıkıca sarıldı ve bir çocuk gibi ağladı, ağladı… Dakikalar sonrasında, yaşlı gözleriyle bana döndü ve şunları söyledi: “Bütün Hakkarililer’in katil olduğunu söylemişlerdi. Tanıştığımız günden beri gözüme uyku girmedi ve senin her an gelip beni boğazlayacağını bekliyordum.”

Üniversiteler siyaset alanıydı. Bir çok kez sıra dışı şeylerle karşılaşmıştım ama ilk kez bu kadar derin bir “acı” hissetmiştim. Önce gülmüştüm ama ardından günlerce düşünmüştüm. Neden?

Deniz 9 Eylül Üniversitesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümünde okuyordu. Hazırlık sınıfındaydı, ben de 2. sınıftaydım. İkimiz de yurtta 3 yıl kaldık ve 3 yıl boyunca aynı odayı paylaştık. 3 yılın sonunda bana şunu söylemişti: “Ben de artık bir Hakkarili’yim.”

Deniz haklıydı. O da bir Hakkarili di. Çünkü benim dedelerim de Çanakkaleli idiler. Kim bilir, belki de ikimizin dedesi birlikte çarpıştılar ve yan yana yatıyorlardır.

Hemen hemen Türkiye iktidarındaki bütün politikacıların söylediği bir söz vardır: “Etle tırnak gibiyiz.” Ama uygulamalara bakıldığında, bu söz o kadar geçerliliğini yitirdi ki, artık duyduğumda kulaklarımı kapatıyorum. Yanlış yöneticiler ve geleneksel / eski zihniyet nedeniyle, neredeyse iç çatışmanın eşiğine geldik. İktidar, her zamanki gibi klasik söylemlerini tekrarlayıp duruyor ama icraatta gelişme yok. Hatta bazı politikacıların provokatif söylemleri, ülke atmosferine yıkıcı bir darbe gibi iniyor.

95’te Demokrasi Gazetesi’ni, hatta Radikal Gazetesi’ni, Leman Dergisi’ni okuduğumuz için, ırkçı bir saldırıya maruz kalmıştık.

1997’de Küba bütün ülkelerden tıp öğrencisi istedi. Küba, tıpta en gelişmiş ülkedir. Yönetimi dedi ki, gönderin öğrencilerinizi, burslu okutalım, size geri gönderelim. Türkiye’den de öğrenci istenmişti. Ama Türkiye tek bir kişi göndermemişti. Neden biliyor musunuz? Çok gülünç ve saçma sapan bir sebepten dolayı. Dediler ki, öğrencilerimiz Küba’ya gideceklerse, oradan komünist düşünceyi alırlar ve başımıza bela ederler.

Düşünebiliyor musunuz, Küba komünist ülke diye bu kadar basit bir düşünceye saplanıldı. Şimdiki mesele de aynı. Doğru şeyler söyleyenden ve doğru şeyler yapacaklardan neden bu kadar korkuluyor? Bugün ülkenin istikrara, dayanışmaya ve refaha ihtiyacı yok mu? O halde bunu yaşayabilecek ve yaşatabilecek herkesle iletişim kurulmalı. Aslında mesele bu düşüncenin bilinçaltıdır. Eğer etle tırnak gibi isek, her şeyden önce birbirimize tahammül edebilmeyi bilmeliyiz. Kanı kanla yıkayarak olmuyor işte. Olmuyor, olmuyor, olmuyor…

O halde farklı çözümler gerek. Bu noktadan sonra artık farklı çözümler denemeyen, bu sorunu çözmek için samimi değildir.

Duydunuz mu bilmiyorum: Diyarbakır valisi, zamanın birinde (sanırım 90’lı yıllar) kentte Kürtçe konuşmayı yasaklamıştı. Türkçe bilmeyen bir yaşlı da fırına ekmek almaya gider. Korktuğu için sesini yükseltmeden konuşur. Ama gürültüden dolayı fırıncı duyamaz. Sonra yaşlı adam bağırarak “naneki bi tirki bidemin” (bana Türkçe bir ekmek ver) der. Şimdi bu bir zulüm değil midir? Bu çağda bunu yaşamak Türkiye’ye yakışır mı? Türkiye eğer birlik olursa, dünyanın en güçlü ülkelerinden biri haline gelir. Çünkü Avrupa ile Asya kıtalarının köprüsü konumundadır. Ortadoğu’nun merkezi durumundadır. Batı ile doğu arasında bir geçiş noktasıdır. Ama artık herkesin bilmesi gereken bir gerçek var: Kürt sorunu çözüme kavuşmadan, Türkiye istikrarı yakalayamaz. Dahası bu şekilde giderse, iç çatışma kaçınılmazdır.

Çünkü tarihteki örnekler bunu göstermiştir. İspanya, Filistin, İrlanda…

Şunu da görmek lazım: Reddedilme psikolojisi insana her şeyi yaptırır. Örneğin, polise taş atan çocuklar… Eminim ki o çocuklar, sabahtan akşama kadar savaş çığırtkanlığı yapanlardan daha çok bu ülkeye sahip çıkma isteğine sahiptir. En ufak eylemlerden sonra, hemen balkonuna bayrak asanlardan çok daha fazla seviyordur o bayrağı. Ama o çocuk reddedilmiştir. Reddedilen kişi, yaşanılabilir bir şeyin olmadığını düşünür. Bugün Kürtler hala reddediliyor. Politikacılar hala birkaç torba yiyecekle yaklaşıyor olaya. Oysa sorun bu kadar basite alınması gereken bir sorun değildir. Sorun bilinçaltındaki reddetme psikolojisiyle ilgilidir.

Bakmak ve görmek lazım. Eğer bunu görmezsek, aynı şeyler devam eder ve çözüm gelmez. Çünkü milyonlarca insanı yine reddetmiş olursunuz. Çözümler hiçbir zaman zıtlaşmayla gelmemiştir. Zıtlaşmak yerine, dayanışmayı ve omuz omuza vermeyi denemek lazım. Polislere taş atan çocuklar, şeker aldıklarında, bir sonraki gösterilerinde taş atmıyorlar mı? Neden o çocuklara bu ülkeyi, bayrağı, İstiklal Marşı’nı sevdirmeyi denemiyorsunuz? O çocuğu sevin. Göreceksiniz, herkesten daha çok sevecektir bu toprakları. Ama önce onu kabul edin.

Milletvekiliyle, şalvarıyla, fistanıyla, lideriyle, türküsüyle, şiiriyle, ninnisiyle…

  • Etiketler :
  • Van Haber